Bugün yirmi dört kasım. Queen’in şarkılarından sevdiğim bir play list oluşturdum. Sabah erken saatlerde denizin üstünde ortaya çıkan büyük gökkuşağı o’na selam duruyordu sanki. Evet, bugün müziğin gelmiş geçmiş en güçlü vokali Freddie Mercury’nin ölüm yıl dönümü. Ne zamandır buraya girip bir şeyler yazma fırsatı bulamıyordum. Freddie’nin hikayesinin anlatıldığı Bohemian Rhapsody’i izledikten sonra içime tarif edemediğim bir mutluluk ve bir o kadar da hüzün çöktü. Ben de hem film hakkında, hem de Freddie hakkında birkaç şey yazmak istedim. (daha&helliip;)
Kategori: kültür-sanat
-

lizbon’a gece treni
Ön yargı sevgili dostlarım! Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey. Evet ön yargı. Benim de Lizbon’a Gece Treni’ni ilk gördüğüm zaman ona yaklaşmamı engelleyen şey belki de gereksiz bir ön yargıydı. Ancak kendimce haklı nedenlerim var elbette. Siz de bana hak vereceksiniz. Kitaplar üzerine yazılan reklamlardan nefret ediyorum, dünyada kaç kişinin o kitabı okuduğunu bir yayınevi neden kitabın üzerinde göstermek ister ki? Ya da çok satanlar listesine girdiği neden kitabın kapağında yer alır? Bu her şeyden önce yazara ve romanın kendisine haksızlık değil mi? Bu durum bazı zamanlarda öyle can sıkıcı bir boyuta ulaşıyor ki “New York Times Bestseller” yazısının romandan ön plana çıktığını bile görebilirsiniz. Herhalde bir kitap için bundan kötü bir reklam olamaz. Böyle olunca benzer kapakları gördüğüm zaman hep kendimi çeker, uzaklaşırım o kitabın önünden. Bu söylediklerim Lizbon’a Gece Treni için tam olarak geçerli değil ancak benzer bir durum söz konusuydu. İsmi bana çok merak uyandırıcı gelse de üniversite yıllarımda onu es geçmeme yol açmıştı.
-

cafe society: bir pişmanlık senfonisi
Yine bilgisayar başındayım, sanırım beşinci saati geride bırakıyorum. Konu pişmanlık olunca yazmak istediğim çokça şey var haliyle. Tabii ki başlayamıyorum. Konudan sapmadan kısaca filmden bahsetmek istiyorum ama yapabilecek miyim emin değilim. Cafe Society, Woody Allen’ın Roma’ya Sevgilerle’sinin ardından dördüncü filmi. Avrupa’dan ayrıldıktan sonra aynı üretkenliğini sürdürüyor. Bu yaşında hala inanılmaz bir enerji ile üretmeye devam ediyor. Onun film çektiği hızda ben sinemaya gidemiyorum desem yeridir. Cafe Society vizyonda son günlerini geçirirken Woody’nin Kate Winslet ile Justin Timberlake’i buluşturacağı yeni filmi duyuruldu bile!
-

bir şehre gidememek
Ve işte karşımda okuyamadığım bir kitap daha. Okuyamadığım derken, okumaya kıyamadığım, bitirmekten çekindiğim. Ortalarında dönüp durduğum, tekrar başladığım. O kadar rahatsız edici bir boyuta geldi ki artık buna bir son vermem ve yazarak kendimi özgür kılmam gerekiyor. Bu kitap Mario Levi’nin yazmış olduğu 3 öyküden -ya da novella mı desek daha doğru olur, gerçi ben kim oluyorum da böyle bir ayrım yapma cürreti gösteriyorum bilemiyorum.- oluşuyor. 3 farklı zamanda, yerde ve farklı kişiler etrafında dönen “Bir Şehre Gidememek, Hüzünler Yürürlüktedir ve Mevsimlerin Durduramadığı”
-

otuz yılın ardından geleceğe dönüş
Doksanlarda çocukluğunu geçiren jenerasyonun en sevdiği filmlerin başında daima Geleceğe Dönüş Serisi gelir. O dönemin çocukları için zaman yolculuğu fikri sınırsız bir hayal dünyası demekti. Aslına bakılırsa sadece çocuklar değil büyükler için de aynı şey geçerliydi. Geleceğe Dönüş bu yönüyle ve birbiriyle kesişen sahneleriyle de sinema dünyasında ayrı bir yer sahip oldu. Her çocuk gibi ben de büyük Geleceğe Dönüş filmlerine büyük hayranlık duyuyordum. Bu yazıyı uzun zamandır yazmak istiyorum, içine neleri koyacağımı bilmiyorum bile ama uzun zamandır ertelediğim bu yazıyı bu özel günde yazıyor olmanın mutluluğu içindeyim.
