2011 Yaz, İzmir.
Sabahın erken saatlerinde dalgaların huzur verici sesi eşliğinde telaşsız bir yürüyüşe çıkmıştı. Bir yanda esen rüzgar bir yanda ona eşlik eden martılarla beraber keyfine diyecek yoktu. Gün henüz aydınlanmaya başlamıştı, kuşlar ve ondan başka hiç kimse yoktu sahilde. Sahilden kasabaya doğru yürüyerek doğan güneşle beraber aydınlanan denizin keyfini sürdü, ileride fırından henüz çıkmış sıcacık simitleri satan Fehmi’yi gördü, son 15 gündür her sabah yaptığı gibi simidini aldı ayak üstü sohbet ettikten sonra yürümeye devam etti. Bu yaz ona iyi gelmişti, ne zamandır şöyle bir her şeyden uzaklaşıp tatile çıkmamıştı. Bu küçük kasabayı seçmesinin sebebi de oydu aslında, sadece uzaklaşmak. Son birkaç senede yaşadıkları onu ruhen çok yıpratmıştı ve artık yeni bir sayfa açmak için hazırdı. Güneşin iyice kendini göstermesiyle hava yavaş yavaş ısınmaya başlamış, geldiği yoldan dönüşe geçmişti bile. Dalgaların sesinin yarattığı ahengi çalan cep telefonu bozdu, telefonunu yanına aldığı için kendine kızdı, ama artık olan olmuştu. Telefonu eline aldığında arayan numarayı hemen tanıdı, bir an duraksadı, yüzü tuhaf bir hal aldı. Öylece durdu ve çalan telefona baktı. Telefonu tekrar cebine koydu, birkaç adım attı. Belki telefonun susmasını istedi, belki de hiç durmadan çalmasını, ne düşündüğünü itiraf edemedi kendine. Bu hiç beklemediği bir telefondu, hem numarasını nereden bulmuştu? O kısacık anda onlarca düşünce aklının içinde oradan oraya koşturuyordu, telefona cevap verecek cesareti var mıydı, ona bile emin değildi. İçinde telefonu açmak için bir heyecan duyduğunu kim görse yüzünden anlardı, aynı zamanda yüzünden düşen bin parçadan o anda yaşadığı mutsuzluğu ve hayal kırıklığını da rahatlıkla okuyabilirdi. Düşündü düşündü, telefonun her çalışı ona bir saat gibi geliyordu. Bu durum sonsuza dek sürmezdi, telefonu açtı ve konuşmadan bekledi.
2008 Sonbahar, İstanbul
Cahit’in günlerdir saklayamadığı sıkıntısı artık arkadaşlarının dikkatini çektiyse de ajanstan ayrılırken yine kimselere haber vermeden çabucak merdivenlerin başına gelmişti bile. Halbuki öğle yemeğinde arkadaşlarına Karaköy’de bir meyhaneye gideceklerine söz vermişti. Ama ne verdiği sözü tutacak enerjisi ne de dayanacak gücü vardı. Haftalardır içini kemiren şeye artık dayanamıyordu. Günler içinde büyüyen bu hise karşı koymakla geçiyor, gün içinde dayansa da akşam eve geldiğinde çöküp gece yarılarına kadar daktilosunun başından ayrılmıyordu. Yine o akşamlardan birinde havanın da güzel olmasından yararlanıp Taksim’deki iş yerinden Şişli


