Yeni yıl öncesi yaşanan büyük heyecanlara hayranım. Sanki her şey bir anda değişecekmiş gibi garip anlamlar yüklüyoruz yeni yıla. Böyle söylediğime bakmayın, sanırım ben de bu sene bu gruba dahil oldum. Ama benim bir sürü sebebim vardı. Taşınacaktım! Taşındım da, aralık ayının otuz birinde, herkes yeni yılı nasıl kutlayacağının planlarını yaparken, o soğuk günde ben evimi taşıdım. Umarım yeni yıla nasıl giriyorsak öyle gitmiyordur. Eğer öyleyse yorgun ve uyuyarak geçireceğim iki bin on yediyi.
Yazar: Selçuk Korkmaz
-
türkiye’de otuz yıl yaşamak
Bin dokuz yüz seksen altının kasım ayında doğdum. Dile kolay otuz yıldır Türkiye’de yaşıyorum. Hayatımın on sekiz senesi Trabzon’da geçti. Daha sonra üniversite okuyup büyük adam olmak için Ankara’nın yolunu tuttum. Yedi senem de orada geçti. Sonra bok vardı, okulumu bitirmeme ramak kala kalktım İstanbul’a geldim. Burada geçen kayıp yıllarda dördüncü seneyi devirmek üzereyim.
-

risk: taht oyunları incelemesi
Halbuki yarın için ne de güzel planlarım vardı. Nice zamandır tekrarlamak için fırsat kolladığım Gaziantep gezisini nihayete erdirecektim. Sabah soluğu Metanet ya da Zekeriya Usta’da alacak, nefis katmerle güne başlayacaktım. Bu güzel cilanın ardından soluğu Halil Usta’da alıp masanın donatılmasını keyifle izleyecektim. Hemen karşısındaki Zeugma Mozaik Müzesi’nde bir kez daha büyülenecektim hem de akşam öncesi Koçak’ın baklavaları için yer açacaktım. Sonra ver elini İstanbul. Dolayısıyla şu an bu yazıyı yazmak yerine Gaziantep’te geçirilecek 7-8 saati nasıl daha verimli geçiririm hesabını yapıyor olacaktım ve böyle bir yazı aslında hiç yazılmayacaktı. Ama son dakikada ekilince yeni bir hayal kırıklığına daha yelken açtım. Belki de aylardır yazmak istediğim bu yazıyı yazmak için bahane bulduğumla sevinmeliyim, bilemiyorum bunu yazının sonunda göreceğiz
-

lizbon’a gece treni
Ön yargı sevgili dostlarım! Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey. Evet ön yargı. Benim de Lizbon’a Gece Treni’ni ilk gördüğüm zaman ona yaklaşmamı engelleyen şey belki de gereksiz bir ön yargıydı. Ancak kendimce haklı nedenlerim var elbette. Siz de bana hak vereceksiniz. Kitaplar üzerine yazılan reklamlardan nefret ediyorum, dünyada kaç kişinin o kitabı okuduğunu bir yayınevi neden kitabın üzerinde göstermek ister ki? Ya da çok satanlar listesine girdiği neden kitabın kapağında yer alır? Bu her şeyden önce yazara ve romanın kendisine haksızlık değil mi? Bu durum bazı zamanlarda öyle can sıkıcı bir boyuta ulaşıyor ki “New York Times Bestseller” yazısının romandan ön plana çıktığını bile görebilirsiniz. Herhalde bir kitap için bundan kötü bir reklam olamaz. Böyle olunca benzer kapakları gördüğüm zaman hep kendimi çeker, uzaklaşırım o kitabın önünden. Bu söylediklerim Lizbon’a Gece Treni için tam olarak geçerli değil ancak benzer bir durum söz konusuydu. İsmi bana çok merak uyandırıcı gelse de üniversite yıllarımda onu es geçmeme yol açmıştı.
-

konuşamadıklarımız
Kasım, 1990. Moda, Kadıköy.
Ofisten çıkarken yazı işleri müdürüne görünmemek çok uğraşmıştı ama tam kapıyı açtığı anda müdür arkasından “yazıyı hala göndermedin, biliyorsun iki gün içinde baskıya giriyoruz” diye seslendi. Duymamış gibi yaptıysa da müdür daha sert bir ton ile söylediklerini tekrarlayınca “tamam tamam bu akşam yazacağım” diyerek kapıyı ardından çekerek çıktı.
Rauf, yaklaşık 2 yıldır Aralık Dergisi’nde yazıyordu. Aslında yazamıyordu dersek daha doğru olacak. Çünkü yazma konusunda pek istikrarlı değildi. Hatta iş arkadaşları bir rica üzerine işe alındığına emindi. Rauf yine de bunlara pek aldırıyor denemezdi. İşe gelmediği günlerde düzgün yalanları söyleyebiliyor, geldiğinde ise çalışıyor gibi gözükmekteki marifetini kullanıyordu. Kendisine yönlendirilen işleri genelde yapmamayı tercih etse de redaksiyon işlerinden genellikle kaçamıyordu. Bunun yanında düzenli olarak köşesi Tabure’de yazması gerekiyordu ama yazmaması için de iyi bir bahanesi vardı. Kendini iyi hissetmiyordu. Halbuki ilk aylar oldukça iyi sayılırdı. Yazılarını düzenli olarak yazıyordu. Neredeyse iş yerinden arkadaş bile edinecekti. Bir keresinde tüm cesaretini toplayıp karşı masadaki kıza günaydın bile demişti…