Dinlenilmeye kıyılamayan şarkılar vardır eskitmemek için, okunamayan kitaplar… İnsan sadece ben bileyim diye bir bencilliğe bile girebilir. Hoş karşılanası bir durum. Bunun sebebi biraz da korkmaktır aslında, sevdiğin bir şarkıyı, kitabı ya beğenmezse diğerleri, kötü şeyler söylerseler… Bir meta olmasına gerek yok, yeri gelir bir pasta olur bu, şık bir kafe, keşfedilmemiş yürüyüş rotaları, harika bir manzara, çakıl taşlarının ayağınızı acıttığı bir deniz kenarı. Kısaca sizin dünyanızdan bir köşe… Sanırım Leylim Leylim de öyle bir şey benim için, kıyılamayan…
Yazar: Selçuk Korkmaz
-

ferrarinin patlayan motoru
Bazı hikayeler hüzünlüdür. Yazmayı bırak aklına getirmeye bile cesaret edemezsin, üzer. Sanırım bu da öyle bir hikaye. Yıllardır içimde kalanları özgür bırakmanın zamanı sanırım geldi. Her zaman olduğu gibi sizin için pek bir şey ifade etmeyen bir hatıra bu, affedin. Geceye özel bir playlist yaptım, yazı bitene kadar dönecek. Bir paket sigaram baş ucumda ve dahası…
Bugün Schumacher’ın oğlunun açıklamalarına denk geldim, henüz 15 yaşında olan oğlunun. Babasının düzelmesinin çok uzun zaman sürebileceğinden bahsediyordu. Kaza haberini ilk duyduğumda yaşadığım şok geldi aklıma, neredeyse 1 yıl oluyor. Bu durum Schumacher’e hiç yakışmıyor, hem de hiç.
-

pek yakında
İçinizi ısıtan, salondan çıkarken mutluluktan gülümsediğiniz filmler vardır. Sorduklarında nasıl bir film izlediğinizi de anlatamazsınız, tadı damağınızda kalmıştır. İşte böyle bir film Pek Yakında. Yüzünüzden tebessüm eksik olmadan güzel bir 2 saat geçiyorsunuz.
Şüphesiz ki işin içinde Cem Yılmaz olunca acaba bir komedi filmi ile mi karşı karşıya kalacağız diye düşünüyorsunuz. Ama durum pek öyle değil. Öyle olmak zorunda da değil, nedense bir beklenti var, Cem Yılmaz ne yaparsa yapsın, komedi unsurları ön planda olmalı diye. Hiç katılmamakla beraber Cem Yılmaz filmlerinden en çok Hokkabaz’ı sevdiğimi eklemeliyim. Pek Yakında’da da aynı hisleri yaşayacaksınız.
-

turkuaz ojeli eller
Yüzüne bakmaya cesaret edebilseydim arayıp dururdum belki. Ama sadece elleri. Siyah bir jean ve siyah bir ceket içinde. Sadece turkuaz renkli ojeleri… Yanımdaymış meğer, ben ise farkında bile değilim. Akşam olsun diye evden çıkılan bir gün işte, diğerleri gibi sıkıcı, boş. Camus’un Düşüş’ünü tutuyordu elinde, sayfaları çevirip göz atmaya başladı. Ben de o zaman gördüm zarif elini, ince parmaklarını ve turkuaz rengini… Bir sayfada durdu, bir süre okudu.
-

sıradan bir gün
Bir koşuşturmacadır ki sormayın, insanlar ne yaptığının ya farkında değil, ya da herkes çıldırmış durumda. Kendimi ayırdığım filan yok. Ben de birinci sıradan olmak üzere dahilim belli ki bu gruba. Büyükşehir denilen kara kutular insanları içine hapsederken diğer yandan doğayı ve yeşili dışlıyor. Koşuşturmaca ile geçen günlerde insanlar yeteri kadar dinlenme ve kendini dinleme fırsatı bulamıyor.
Geçen gün Maçka Parkı’ndan Dolmabahçe’ye doğru yürürken aklımdan neler geçmedi ki. Neyi özlediğimi, neyin eksik olduğunu hatırladım sanki. Hep ertelenen mi yoksa hiç ulaşılamayan mı bilmiyorum. En son ne zaman diye başlayan cümleleri sevmiyorum, bir şeyleri ertelemeyi, bir şeylere ulaşamamanın bahanesi olarak anlaşılıyor. Halbuki çaresi o kadar kolay ki. Sadece dışarı çıkmak.
